Katiller dolaşıyor her yerde. Yer, gök kan kırmızısı. Ruhlar satılmış, bedenler kiralanmış. Algı denilen dört harflik kelime zihinlere düşmüyor uzun süredir. Gaydalar ağlıyor, gözlerden dökülen kanlar toprağa karışıyor. Umutsuz ama bir o kadar da dingin ruhları topluyorum bedenime. Madde manada, mana madde de kayboluyor. Araf desem değil, Kaf desem değil. Olduğum, öldüğüm mekanları şaşırır oldum.
Korkularım benden korkar oldu. Tüm düşünceleri kalbin bir atımlık anına sıkıştırır oldum. Her yanlış bir doğruya hamile. Sükût ve sabır kuşanmışlar bedenimi koşarcasına uzaklaşıyorlar ruhumdan. Kavramları yüklenen kelimeler kaçışıyor zihnimden. Düşünmekten ziyade tüketiyorum cümleleri, nereye gittiği neye dönüştüğünü umursamadan.
Pek ilgim olmasada futbol denilen spor dalı ile her türk çocuğuna öğretildiği gibi bir takım seçme ihtiyacına yöneltildikten sonraki evrede GALATASARAY da tercih kılmış ve hatta kimi zaman kupa sevgisini yaşamaya çalışmışlığım olmuştur. Şu son bir hafta olan biteni hayret ve dalaletle izliyorum. Televizyon ile pek içli dışlı olmadığımdan ötürü kimin ne yaptığından bi haber şekilde günüme başlamıştım. Sonrasında “Sazan yaz 1907 ye gonder, konfeti atıp sahaya insinler….” sms’i ile acaba ne olduki dün akşam diye düşünmeye başladım. anladımki FENERBAHÇE kupayı aldığını düşünüp kutlamalara başlamış ve kupayı alamayan galatasaray taraftarlarına malzeme olmuş bu eylemi ve davranışı ile. öncelikle neden böyle bir yarış ve kavga içerisine girildiğini anlayamadım ve elimden geldiğince konu dışında kalmaya çalıştım.
Bir topluluğa ve zümreye ait olamama gibi bir problemi yaşarken GALATASARAY lıyım demekten utandım. Şu cumhuriyet içerisinde bir çok yerde ve bir çok şekilde atamızın cümleleri kullanılmaya çalışılıyorlarken kendilerini bu kadar büyük gören iki takımın “Ben sporcunun zeki çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” sözünden bi haber olduklarını düşünmek istemiyorum açıkçası. Kamera karşısında geçen futbolcular olsun taraftarlar olsun her seferinde centilmenlikten bahsediyorlar amma velakin her nedense farklı bir zümreye aidiyetliklerine o kadar alışıyorlarki karşısındaki kişilerin veya topluluğun kardeşleri arkadaşları olduklarının farkına varmıyorlar.
Renklerinemi hastayım yoksa sevdiğim insanlar genelde bu takımı tuttuğu içinmi galatasaraylıyım bilmiyorum ama şu gece itibari ile galatasaraylı olmaktan istifa ediyorum. Şu zor ve sıkıntılı zamanlarda bir olmak birlikte yürümek varken böylesine anlamsız konular yüzünden ayrı düşmek, kardeş dediğimiz kişiler ile zıtlaşmak farklı yollara gitmek pek akıllıca gelmiyor bana. Taraftar, partizan, cemaatci olmamak gerektiğinin farkına varılması gerektiğini düşünüyor sizleri saygı ile selamlıyorum.
23 Mayıs 2010
Taner Yener Çolak
Kavramsal düşünceler içerisinde gidip gelen zihin olanı sorgulamayı bırakıp olmayanı sorgulamaya başlar kimi zaman. Aslında olmayan hep gözümüzün önündedir amma velâkin görmek istemeyiz. Gerçekler acıdır, hem zihinde bıraktığı hem damakta bıraktığı tat çoğunlukla acıtır. Görmek istemez insan yaptığı hataları, kendine bir kitap bulur işine gelmezse uydurur. Uydurulan kitaplarla yaşamaktan gerçeği görmeye zaman bulamaz. OL diyen rabbi ÖL diyene kadar farkına varmadan yaşar ona verilen zamanı. O kadar alışır ki zamanla ona bahşedilen maddenin büyüsüne Entegratif aparatlarla süsler hayatı gerçekleri görmemek adına. Kimisine zen der kimisine ying berisine yang. Oluşumun farkında lığının farkına varmak istemez çoğu zaman içten içe hissetse de ona bahşedilen doğrular.
“OL” sürecinin evrimleşmesini anlamak lazım “ÖL”’e bilmek için aslına bakarsanız. “OL” mak kavramını anlamak hayli zordur insan için. Sözlük anlamına baktığımızda olmak “Meydana gelmek, varlık kazanmak, vuku bulmak” olarak anlatılsa da nereden ve ne şekilde olduğumuzu pek düşünmeyiz. Düşünmek istesek de zihnimizi parçalayan algımızı dağıtan iç huzurumuz her şeyi kendi bildiği gibi yaşamak adına düşündürmek istemez. Manevi olarak bahsi geçen süreç mana boyutundan insanın madde boyutuna geçerek evrimleşmesi olsa da bu evrimleşmenin nedeni ve niçin i bilinmez olduğu içindir ki genel olarak atmak ve tutmak eylemi gerçekleşir insan zihninde. Kimisi kendisine veli edindiği ağabeyler ve ablaların yolundan gidip kafasını çalıştırma gereği bile duymaz. Ezberletilen “Sınav için geldik biz bu dünyaya” cümlesi onlar için fazladır bu cümle bile ağır gelir insan bünyesine çünkü insan sınanmak istemez. Kendisi bilir en iyisini kendisi bilmediği zamanda muhtemelen en iyisini bilen bir ağabeysi vardır elbet. Ruh un varlığına katışan “nefs “ o kadar sever ki madde içerisinde yaşamayı huşû içerisinde hisseder kendisini. Olmayı unuttuğu gibi öleceğini de unutur. Olmak kavramının bilinmezini en iyi bilen Yaradan’a bırakıp yolumuza devam etmek gerekir diye düşünüyorum.
Olduktan sonrasına baktığımızda kişi ve zihin maddesel ve bilinçsel olarak evrimleştiği dünyada her şeyi yeni baştan öğrenmek zorunda kalır ki bu dönem en sancılı dönemdir aslına bakarsanız. Atalarının peşinden gitmeye zorlanan kişi aklını, zihnini ve mantığını çalıştırmadan kolay yoldan yaşama sevdasına alıştırılır. “Nefs”’i için en güzel uyuşturucuyu zerk ederler yeni doğan insanın bünyesine. Olmayı çalışmak, para kazanmak, evlenmek, ev almak, tatile çıkmak, çoluğa çocuğa karışmak olarak algılar. Hakikat gözünün önünde olsa bile körleştirilen algısı farkına varamaz işin iç yüzünü. Olmayı başaramayan bünye saptırılmış gerçekleri edinebilmek adına rant haline getirmiş sofuların, masterlar’ın, psikiyatristlerin, hocaların kesesini doldurmaya çabalar durur bir tutam olabilmek adına.
Bu kadar zırvaladıktan hala elle tutulur gözle görülür bir gerçek sunmadın diyebilirsiniz haliyle. Benim düşüncelerim beni bağlamakla beraber insanın öncelikle madde boyutuna geçtiğinin yanılgısını atması gerekir diye düşünmekteyim. İnsan her ne kadar cisimleşmiş olsa da her zaman bir parçası mana boyutunda varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Atılacak ilk adımdır belki de bu. Mevcut olan sistem ve düzen içerisinde top yekûn olarak aynı enerji ve devamlılığının içerisine tabi olduğunun farkına varmak. Bu oluşum içerisinde ne kadar yer kapladığının farkına varan kişi hayata bakışındaki farklılığı düşünmeden edemez. Kavramsal olarak baktığımızda “kefenin cebi yok” dememize rağmen hayatta kalabilmek adına yaptığımız uğraşların tamamının ne kadar anlam ihtiva ettiğinin sorgulamak gerekir diye düşünüyorum.
Olabilmek adına yapılan eylemleri sorguladığımızda farkına varmamız gereken şeyin hayat enerjimiz olsun, tüketeceğimiz emtialar olsun tümünü mevcut sistem içerisinden ödünç aldığımızı ve bu oluşum içerisinde madde ve atomların şekil ve şemailini değiştirdiğimizi idrak etmeliyiz. Sistemsel olarak baktığımızda her şeyin O’na döndürüldüğünü fark ettiğimizde istiflemek, biriktirmek adına yaptığımız eylemlerin gereksizliği paylaşım ve sükûnet ‘i beraberinde getirecektir.
Böyle bir bilinçlilik hali insan bünyesinde vuku bulduğunda olmanın ve ölmenin aslında çokta farklı şeyler olmadığını kavrayan insan. Bilinçsel olarak farkındalığın tadını çıkartırken. Ceplerini dolduracağı sofu, master, hoca, psikiyatr ihtiyacı duymadan kendi yolunu çizebilme kabiliyetine ulaşır. Olabilmek adına verilebilecek en güzel, en gerçekçi kaynak kur-an olmakla beraber okunmaya başladığında zihinde yarattığı başkalaşımı öncelikle kavramayı istemek daha sonrasında kendisini haklı çıkartacak ayetler, cümleler, sureler aramak yerine öncelikle kendisini sorgulayarak, yaptığı doğruları değil kendisini sisteme entegre edebilmek adına yaptığı hataları ve içinde bulunduğu eylemleri nasıl değiştireceğini arayarak okumaya çalışması öncelikle kişi daha sonrasında sistem için en iyisidir.
05/05/2010
Taner Yener ÇOLAK
Bu akşam yemek yapmak adını da âşk koymak istiyorum. Bu yemeğin neden adını aşk koymak istememe gelince muhtemelen bugün izlediğim ISSIZ ADAM filminin etkisi çok.
İzleyen ve izlemeyenlere özet geçelim isterseniz önce. Bir esas oğlanımız var gıda sektöründe çalışıyor müzmin bekar. Birde esas kızımız var her aşk filminde veya bize aşk filmi diye yutturdukları filmlerde olduğu gibi.
Esas oğlan taşı toprağı altın İstanbul un tüm nimetlerinden faydalanırken çokluk içerisinde yokluk çekenlerden. Sanal ortamın verdiği nimetlerden yararlanırken büyük şehrin umursamazlığında yitirmiş olduğu insani duygularının yerini hayvansal dürtüleri almış. Biraz sapık, biraz nefsin peşinde, birazda buhranda nedenini nasılını fazla anlatmadan kendisini direk amerikan usulü olayların gelişiminde bulacak olan zat-ı muhterem.
Esas kızımıza baktığımıza yani en azından ben baktığımda çıtı pıtı kitap kurdu güzelde bir hatun kişi hani. İdealleri olan beyni normalden biraz daha fazla çalışan kavramsal olarak genlerinin üzerinde efor sergileyen bunun farkında olduğu için de normalden daha fazla kendine güvenen zat-ı şahaneleri.
28 Eylül 2008 bir ruh daha tecelliyatını yaşamak için koyuldu yola. Beş duyusunun el verdiğince, görmek ve sanmak zannı üzerine yaşarken, kalbinin beyninin ve ruhunun öğrendiği, öğrettiği her şeyi yaşarken beyaz bayrağı ile ayrılıyor savaş alanından. Öyle bir bayrak ki bedenine sımsıkı sarılmış, öyle bir bayrak ki gül kokulu, özünde keten tohumu. Ne dili konuşuyor, nede göz bebekleri tepki veriyor doğan güneşin ilk ışıklarına. Söylevleri ve söylemleri ne kadar bağırsa da duyulmuyor, anlatmak istiyor anlatamadıklarını. Bıraktığı tek mirası çürüyecek beyinlerdeki anıları.