Bu akşam yemek yapmak adını da âşk koymak istiyorum. Bu yemeğin neden adını aşk koymak istememe gelince muhtemelen bugün izlediğim ISSIZ ADAM filminin etkisi çok.
İzleyen ve izlemeyenlere özet geçelim isterseniz önce. Bir esas oğlanımız var gıda sektöründe çalışıyor müzmin bekar. Birde esas kızımız var her aşk filminde veya bize aşk filmi diye yutturdukları filmlerde olduğu gibi.
Esas oğlan taşı toprağı altın İstanbul un tüm nimetlerinden faydalanırken çokluk içerisinde yokluk çekenlerden. Sanal ortamın verdiği nimetlerden yararlanırken büyük şehrin umursamazlığında yitirmiş olduğu insani duygularının yerini hayvansal dürtüleri almış. Biraz sapık, biraz nefsin peşinde, birazda buhranda nedenini nasılını fazla anlatmadan kendisini direk amerikan usulü olayların gelişiminde bulacak olan zat-ı muhterem.
Esas kızımıza baktığımıza yani en azından ben baktığımda çıtı pıtı kitap kurdu güzelde bir hatun kişi hani. İdealleri olan beyni normalden biraz daha fazla çalışan kavramsal olarak genlerinin üzerinde efor sergileyen bunun farkında olduğu için de normalden daha fazla kendine güvenen zat-ı şahaneleri.
Özetlersek şayet kitapçıda karşılaşıyorlar esas oğlanımız genlerindeki avcı insan psikolojisine bürünüp öğrendiği avlanma şekli ile esas kızımıza yaklaşması. Esas kızımızda yaşamı boyunca öğrendiği şeylerin tekrardan başına geleceğini fark edip avcıdan olabildiğince kaçmaya kendisini kurtarmaya çalışmasıyla başlıyor.
Tabi biz esas oğlanın öncesinde yediği nanelerin tamamını unutuyoruz. Ve o andan sonra salon “ayyyyy” nidalarıyla yankılanmaya başlıyor. Duygusal anlar geliyor çünkü zelzele gibi. Ağlamaya programlı kocaman bir kitle mendilleri çıkartıyor ve aşkın kokusunu almaya çalışıyor. Ortada kocaman bir yanlışlar silsilesi varken.
Esas kızımız kadınsal duygularla her şey daha bir farklı olacakmış gibi kaptırıyor kendisini ilişkisine. İlk kez lokantasına götürdüğü, ilk kez annesiyle tanışan gerçekten sevildiğine inanan kız olmanın gururunu yaşıyor nede olsa. Tam doksana atılan golden sonrası zaten belli kız hüsran adamda hüsran sanrısı içerisinde.
Bu aşk filmi diye yutturdukları keşmekeşi sinemadan öğrenen hayatını televizyon sayesinde biçimlendiren zihniyete son 10 dakika golü şeklinde yaslamışlar izleyiciye. Esas kızın ve oğlanın düşüncelerini dinletip durmuşlar.
Bu uzun giriş sonrası aşktan bize ifade edilene baktığımızda her türlü naneyi yiyip sonrasında bir meçhuldeki üzüntüyle baş başa kalmayı anlıyorum ben bu filmden. Namus denen kavramı bırakın canavar gibi sapkınlık içerisinde herkes. Genç kızlara verilen mesaj artık herkes herkesle yatabiliyor sen neden yapmıyorsun ’a getiriliyor. Üzülen kesime baktığımızda da muhtemelen çoğunun aynı kuyruk acısının olduğunu göreceğiz.
Aşktan anlatılanlara ve anlaşılanlara baktığımda gördüğüm tek şey nefsin tavan yaptığı durumlar ve hayvani dürtülerden başka bir şey değil. Ne kadar çok cinsellik varsa o kadar çok âşıksın ‘a getiriliyor artık birliktelikler. Görmeyi bırakın bakmayı unutan bünyelerle yaşıyoruz hayatımızı. Gözler anlatsa da her şeyi illaki cümlelere dökülmesini istiyoruz. Kendi güvensizliğimizi kendi eminsizliğimizi gidermek istiyoruz. “Beni seviyor musun” cümlesinin bile anlamsızlığı burada anlam buluyor aslında. Bilmiyoruz ki seven insanın nasıl baktığını. Bilmiyoruz ki sevmeyi, severken nasıl bakılacağını. Her şeyin cümlelere dökülmesini istememiz seven insanın nasıl davranacağını bilmediğimizdendir.
Aşkı tanımlamaya çalışıyor herkes. Sonrada cahillikler, bilinçsiz yaşamışlıklarını gizlemek için yuvarlak cümlelerin arkasına saklanıyorlar. Asıl sevginin ve o sevginin kime duyulacağını bilmeden. Amaca yönelik hareketlere baktığımızda 2000li yıllarda cinselliğin adının aşk olduğunu kabullenmemeye çalışıyoruz inatla.
Aslında aşkı tanımlamadan önce bir kadın ve erkeğin neden beraber olması gerektiğine inmek lazım diye düşünüyorum. Kimi insan genel ihtiyaç olarak görecektir bunu kimisi de aile kavramından bahsedecektir onu da geçtim “Yalnızlık Allah’a mahsus” tur diyip çıkacaktır birçoğumuz da. Parametreleri değiştirerek bir sürü varyasyon elde edebiliriz ama konumuz bu değil.
Kelime anlamına indiğimizde ise şayet büyük ağabeylerimiz, amcalarımız, TDK bilirkişisi aşk için “Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu” demişler. Aşkın sevgi ile beraber olabileceğini söylemişler ve peşine eklemişler âşıksan şayet bağlılık duymalısın ki burada da bir aidiyet söz konusu. Aşkı yaşamak, hissetmek için hem sevgi duymalısın karşındaki kişiye hem de ait olmalısın.
Aidiyet olgusuna dayandırdığımızda işi sayın seven insan, âşık olan insan. Öncelikle Sen kendine ait misin ki? Kendine ait olmayan bir şeyi başka birisine devredebiliyorsun.
Yemeğin kokusu ile tadı farklı gelmeye başladı sanırım. Kelime anlamlarını kurcaladığımızda aşkın sevgi ile bağdaştığını görüyoruz sevgi kelimesinin “Hoşa giden bir şeye eğilim; tutkuya dek varabilen bir ruh durumu” olarak açıklandığını fark edersek şayet aşk denilen şeyin bir ruh hali olduğu konusunda hem fikir oluruz.
Zamanımızda yaşanan birlikteliklerin çoğunda bahsettiğimiz durumlardan ziyade dürtülerimize yenilip hareket ettiğimizi düşünürsek şayet. Sevgi denen ruh durumunun pekte bizlere yakın olmadığını anlarız.
O kadar şey söyleyip hiç bir şey söylememek sanırım böyle bir şey oluyor. Aslında düşünme becerisine sahip birçok beyin için çizilmiş bir yol haritası var karşımızda. Benim naçizane fikrim aşk denen dürtünün olmadığı ve başka bir kelimeden yumuşak geçişle türetilen bir kelime olduğudur. Kadın erkeği, erkekte kadını nasıl sevmeli konusuna bağlarsak şayet sevmekten de ziyade hayatlarını paylaşmayı düşünen insanların yapması gereken şeyleri sıralamak gerekiyor açıkçası bunu yapmaya pekte gönüllü değilim. Her yiğidin yoğurt yiyişinin farklı olduğu düşünürsek her bünyenin bu sevgiyi yaşaması da elbet ki farklı olacaktır.
Özetlemek gerekirse şayet aşk yoktur sevgi vardır ve bu bir ruh durumudur ki tutkuya dek varabilir tabi unutulmaması gereken asıl sevgi duymamız gereken ve gerçekten neye ait olduğumuzu kavramak. Duygusal davranıp bizi yaratanı ve asıl ait olduğumuz rabbimizi unutup dünyevi dürtülerimizin peşinden koştuğumuzda genel olarak yaşadığımız sevgilerin hüsran ve gönül kırıklıklarıyla sonuçlanacağını da fark etmemiz gerekir. Ailemizden, çocuklarımızdan, sevdiğimiz kadın veya erkekten önce asıl aidiyetimizi bizi yaratan ve bizi annelerimizden bile daha çok seven rabbimize adamalıyız. Çevremizdeki her şeyi yaratan rabbimizin adıyla sevmeye çalıştığımızda gelişen beşeri münasebetleri gözlemlersek şayet hayret verici şekilde daha bir güzel daha bir farklı ve daha tatminkar olduğunu göreceğiz.
Güzel noktalara deyinmişsin kalemine sağlık.
Kavramları işimize geldiği şekliyle yola tutmaktan bir nebze olsun vazgeçtiğimizde; doğrulara kavuşuyoruz.
Galiba en büyük düşman(lar)ımız yine kendi(leri)miz.
diyecek pek bişi yok güzel bi yazı
Her Nedense film izlerken bazıları aglamış inanın ağlıyacak bir yer bulamadım Ya onlarda birşey var yada bende Duygularımımı kaybettim acaba diye düşünmedim değil